Kuşluk vaktine doğru yorgun ve çisentili geçmiş bir günün, gecesi.

Bu da böyle bir anımdır.

Beyaz Ölüm Kuşları

Biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk.

Sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk.
Balçıktan bir külçe olan dölleri,
En iri elleriyle kepçeliyen,
Ve biçimliyen.
Ve hep önce kendidiyle biçimliyen,
O dehşetli yontucuyu,
Doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini,
Sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
Anneyi o usta nakkaşı,
Unutmadık.

Önce anne doğurdu çocuğu acıya.
Sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı.
Sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu.

Böyle vardı bir ırmak kıyısına.
Anne bir tedirginliktir nerede olsa
Bağırgan bir karmaşadır onun sesi.
'Takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne.'
-Bu ayıp bu günah.
Bu çok ayıp günay.
-El ne der sonra?
Ayak ne der?

Ama bir gün anne ile hesaplaşılır.

Çocuk yalnız annesine yaşar çocukken.
Anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken.
Bö-lü-şür anneliği babanın kasığında.
Çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen.

-Ah baba
Niye baba?

Ve bir gün babalar ölür.

Tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde.
Her tanrı biraz baba gibidir.
Yiğit ve erkektir çocukları koruyan,
Umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı,
Çünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır.
Vurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyu.
-Acının padişahı elbette zalim olur-
ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı.
Bir soru önce acıya sonra acıya uzanır;
-Hey tanrı?
 Hani tanrı?

Böylece o gün tanrı da ölür.

İşte yeniden giyiniyor kendini çocuk.
Bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymıyan, yanlarını.
Kendini üstlemişsin var olmak için susmalar köprü.
Çocuk çocuk sana bir aşk gerek.

Ey hayat canbazı
Ey ip şaşkını
Ezberle o incecik tel üzerinde,
hayatı dengeliyen asayı:
Aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk,
İkisini de doğuran şey aynıdır.

Bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir güle baktıkça yürek kanatan,
bir yüreği açmadan solduran, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan,
uyuz bir kedi gördükçe kanı kudurtan, suyu yüz derece sıcaklıkta donduran,
anneyi üreten babayı çoşturan çocuğu güldüren, seni izmirlere çılgın gibi koşturan,
bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, bir mektubu ısrarla bekleten,
umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan bir çıbanı irinle onduran aşka merhem sürdüren,
güneşsiz bir gök gördükçe öldüren öldüren öldüren.

Sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni insanı,
Var kılan umut.
Ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden.
Can canı sever ötesi yok bunun çocuk.
Ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
Sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü,
Ah elbette aşktır dostluğu mayalayan,
Ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
Bir dostla bir sevgili arasındaki ayrımı.

Elbette her aşk yalnızca kendine sorumludur
Ama elbette her aşk kendine sorumlu
olunca:
Bir gün aşk da ölür.

Ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin,
Yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur
-b o ş lu k l a r ı .-
Ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı,
Dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı.
Ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa,
Aşkın ve dostluğun varlığını.

İşte o gün her şey ölür

Şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli?
Bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle,
Ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
Ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
Şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara?

Ama şimdi kim kandırabilir sizi?
Bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.

  Arkadaş Zekai Özger*

Bir kediye en çok neresinden ölmüş denilmez.

  • "Her insanın bu dünyada bir ağacı vardır."


 İnsanların ruhunun, ağaçların gövdesinde saklı olduğuna inanan bir kadın. Bir gün rüzgardan deforme olmuş, gövdesi yeryüzüne dönük bir ağaç buluyor ve o ağacı gövdesine benzetirken buluyor kendini.

 Özne olmaktan çıkıp nesne haline dönüşen insan bedeninin ve postmodern dünyanın altın bileti olan, arzula tüket ve yeniden arzula diye tanımladığımız aşkın ikiyüzlülüğünü anlatırken Joe, filmin bir yerinde şöyle der;

 ”Aşk, kıskançlık katılmış şehvettir.”


 Nemfler tanrıçalardan farklı olarak doğayı taklit eden ilahi ruhlardır.
Ancak filmin anlatmaya koyulduğu, seksüel bağımlıkla birlikte artan şiddetin ve çöküşün hikayesidir. 

Güzel günler görmeyeceğiz. Kesin bilgi ve yaymana da zerre kadar ihtiyaç yok.

Kosova ve Sırbistan’da George Georgiou tarafından çekilen akıl hastaları.

Delirmelerin öteki duvarı.

Gözlerimizin altında üç delik:

  • Vahşet. 
  • Delirik.
  • İstenç.

 

Ben balıkçıları çekmekten çok hoşlanıyorum.
Onlarla oturmak, birlikte çay içmek, sohbet etmek çok zevkli.
Balıkçılar çok iyi insanlardır.
Fotoğrafın çok büyük bir gücü var. Ama insanlar fotoğrafa da bakmıyorlar. Hayata bakmayan fotoğrafta ne görsün?
İnsanlar renksizleşti.
Herkes modern kutuların içinde. Hava yok.
Çocuklar ona göre doğuyor.
Ben, insanlar baksın da etkilensin diye fotoğraf çekmiyorum.
Gördüğümü çekiyorum.
Kimisi görüyor. Kimisi görmüyor.

  • Ara Güler

Gövden ki varla yok arası Metin Ağabey,Senin bu dünyada yerin olmadı.Kuytu gövdeni saymazsak eğer.İyi ki vardın.

Gövden ki varla yok arası Metin Ağabey,
Senin bu dünyada yerin olmadı.
Kuytu gövdeni saymazsak eğer.

İyi ki vardın.

Hadi tekrar edelim: ”Katil devlet, hesap verecek.”
Önüne hesap konulmazsa hesabı vermeyecek. Bedava yiyecek içecek, semirerek büyüyecek.
Sonra denk geldiğinde bir daha öldürecek, bir daha.
Çünkü sokakta bir katil var.

Berkin’i ekmeğe gönderdiler.Gitti güneşi getirdi.

Berkin’i ekmeğe gönderdiler.
Gitti güneşi getirdi.

Butimar
Sedat Anar

Butimar kuşu, pers mitolojisinde efsanevi bir kuştur. Sıvı ihtiyacını deniz suyu ile karşılar. Denizi o kadar çok sever ki, deniz kıyısına konar, kanatlarını açar ve tek başına oturur denizi seyreder.
Denizin bir gün kuruyacağından korkar ve bu korku yüzünden hiç su içmez. En sonunda da susuzluktan ölür.

Ayrıca, Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabında da ” butimar ” öykünme konusu olarak yer almıştır:

Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına.
Ama ben hiç de öyle yapamam şimdi..”